|
Rekabet nedir
Sigortalardan.com
Şirket Haberleri Rekabet nedir
Sigorta Şirketleri,Rekabet nedir
|
 |
|
|
| |
REKABET kavramı çok ilginçtir. Ne anlama geldiği kişiden kişiye çok değişebilir. İktisadi açıdan, rekabet, hiçbir dış müdahale olmadan herhangi bir piyasada alıcıların ve satıcıların kendi iradeleri doğrultusunda serbestçe işlem yapabilmeleri olarak tanımlanabilir.
Rekabeti bozucu dış etkenler devlet tarafından yaratıldığı gibi, doğal olarak teknoloji tarafından da oluşabilir. Örneğin, üretim arttıkça (ölçek ekonomisi) devamlı bir biçimde ortalama maliyetlerin düşürülebildiği bir teknolojide üretim doğal olarak tekelleşme (bir çeşit doğal tekeller) eğilimine girecektir. Rekabet ortamı bozulacaktır.
DURUMA GÖRE
Görünüşe bakılacak olursa, kapitalist toplumlarda herkes rekabet taraftarıdır. Gerçek ise pek o kadar açık değildir. Aslında, rekabet, çoğu kez alıcılar tarafından arzulanan, piyasadaki satıcılar tarafından ise çok fazla benimsenmeyen bir kavramdır.
Rekabeti bozucu şartların aleyhe çalıştığı durumlarda üreticiler rekabet şartlarından şikayet ederler. Dış etkenler rekabeti bozsa dahi, üreticilerin lehine çalıştığında, rekabetten şikayet eden üretici bulamazsınız. Bir anlamda, uygulamada, rekabet kavramı çıkarlar yönünde hizmet veren değişken bir niteliğe bürünmüştür.
Bir örnek verelim. Sabit kur rejiminde, ithalatın sınırlandırılması yoluyla iç piyasada üretim yapıp ucuz girdiler sağlayarak üretimini destekleyen bir şirket neden rekabet şartlarının yokluğundan şikayet etsin ki? Rekabet olsa, ithalat serbest olacak. Kendisi o mali içerde üretemeyecek. Üretse, satamayacak. Bu durumdan şikayet edecek olanlar ucuz dövizle aynı malı ithal edebilecek başka şirketlerle malın tüketicileri olacaktır.
İthalatın kısılması ya da yasaklanması sayesinde üretim yapan bir şirket ithalatın serbest bırakılmasından ve sabit döviz kuru politikasından vazgeçilmesinden neden memnun olsun? Ama, aynı şirket işçilerinin sendikalaşması yoluyla piyasa fiyatı üzerinde ücret tespitini rekabeti bozan bir ortam olarak nitelendirecektir.
Kısacası, rekabet iktisadi çıkarlara hizmet ettiği sürece savunulan bir kavramdır.
Dolayısıyla, rekabetin ne olduğu oturulan koltuğa göre farklı algılanmaktadır. Bu nedenle de, kamu otoritesi, rekabetin ne olduğunu tanımlayıp rekabet şartlarını bozan ve rekabeti engelleyen evrensel boyutlardaki olgu ve davranışları denetleyen bir tutum almak zorundadır. Ortada inkar edilemeyecek bir kamu sorumluluğu vardır. Konuya hakem gerekmektedir.
Kamu otoritesi böyle bir tutum ya da rol almaya ehil midir? Bu konuda da çeşitli sorunlar vardır. Çünkü, kamu otoritesi rekabetin taraflarından biridir.
Kamu sektörü ya iktisadi faaliyetin bir parçası olarak rekabeti bozabilmekte ya da getirdiği kurallarla rekabetçi şartları ortadan kaldırabilmektedir. Böyle durumlarda, kamu otoritesinin oluşan rekabetten uzaklaştırıcı şartları tarafsız bir biçimde değerlendirmesi beklenmemelidir.
Kamu otoritesi doğal olarak kendinin taraf olmadığı alanlarda rekabet şartlarını oluşturucu ve düzenleyici rolünü göreli olarak daha iyi oynamaktadır. Yani, teorik bazda, kamu sektörünün taraf olmadığı sektörlerdeki rekabetçi ortamı denetlemek kamu otoritesi tarafından hem daha kolay hem de daha bilimsel olmaktadır. Uygulama ise çok farklı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Rekabeti engelleyen etkenlerin kaynakları dört grupta toplanabilir: devletin düzenlemeleri, teknolojiden gelen doğal engeller, piyasadaki firmaların anlaşmaları ve bir ya da birden fazla firmanın piyasadaki diğer firmaları fiyat dışı politikalarla piyasa dışına itmeye çalışması.
Saptaması göreli olarak kolay, fakat engellemesi o denli kolay olmayan rekabeti engelleyici etkenlerin başında firmaların fiyat dışı politikalarla birbirlerini engelleyici faaliyetleri gelir. Bu konuda kamu otoritesi de fazla bir şey yapamaz. Bu durum yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde benzerlikler gösterir.
FİYAT DIŞI ENGEL
Dikkat edilirse, bazı lokantalar yalnızca bir markanın içeceğini satarlar. Rakip firmanın ürettiği içecekleri müşterilerine sunmazlar. Bu davranışın nedeni içecek firmasının o lokantaya yalnızca kendi içeceklerini satması için bir takım çıkarlar sağlamasından kaynaklanır.
Örneğin, bazı içecek firmaları lokantaya toplu bir para verir. Lokantanın duvarlarına kendi reklamlarını astırır. Belli dönemler için satış hedefleri koyarak lokantanın yalnız kendi içeceklerini satmasını ister.
Dağıtımda bakkal türü yapılanmanın yaygın olduğu ülkelerde bazı mallar temel mallardır. Örneğin, Türkiye’de kibrit bakkalların en temel mallarından biridir. Kibrit satarken yanında belli bir marka sucuğun, belli bir marka ampulün ya da sütün satılması mecbur kılınabilir. Bakkal yalnızca kendine söylenen markaları satmak durumunda kalabilir. Karşılığında bedava buzdolabı ya da reklam panosu alabilir.
Bütün bunlar rekabeti engelleyici faaliyetlerdir. Çünkü, fiyat dışında farklı çıkarlar sağlayarak rakiplerin fiyat ve kalite yoluyla rekabet etmeleri engellenmektedir. Tam rekabet şartlarının oluşturulabilmesi için bu çeşit engeller ortadan kaldırılmalıdır.
Reklamlarda rakip firmanın ürettiği malları kötülemek yerine kendi ürettiği malı tanıtmak bir ilke haline gelmiştir. Negatif reklamlar da rekabeti engelleyici etkenlerdendir.
Bazı ülkelerde ispatlanabilecek gerçekler kullanılarak rakip firmaların isimleri reklamlarda kullanılabilmektedir. Örneğin, X marka çamaşır tozunun Y marka çamaşır tozundan daha fazla aktif temizleme maddesi içerdiği reklamlarda konu edilebilmektedir. Bu rekabeti yaralayıcı bir davranış mıdır?
Tüketiciyi bilgilendirmek üzere yayınlanan bazı dergiler belli bir ürün dalında rekabet içindeki malları değerlendirmektedir. Örneğin, X marka otomobil çarpmalara en dayanıklı, Y marka otomobil de en dayanıksız olarak ilan edilebilmektedir. Bu yolla rekabet engellenmekte midir?
KOLAY DEĞİL
Bu konulardaki görüşler çok farklıdır. Bir açıdan, ürünler hakkında objektif kriterlere göre değerlendirilerek azami bilgi verilmektedir. Bu rekabeti artıran bir etkendir. Rekabetin kalite üzerindeki olumlu etkisini artırıcı bir rol oynar. Diğer taraftan, üzerine vazife olmadan bir firmanın malını kötülemek (değerlendirme objektif dahi olsa) başkalarına zarar vermektir. Fiyat ve kalite arasındaki bağı koparma riski yarattığından, rekabeti bozucu bir işlev görür.
Görüldüğü gibi, rekabet, anlaması da, uygulaması da kolay olan bir alan değildir. Böyle olunca, rekabetin önünü açmak da zor bir süreç olmaktadır.
EKONOMİNİN temeli hukuktur. Hukukun doğru olmadığı ya da işlemediği yerde ekonomik ilişkiler de kaosa sürüklenir.
Hukuk sistemi özel mülkiyetin hem yaratıcısı hem de koruyucusudur. Hukuk olmadan ekonomi olmaz.
Ekonomik ilişkilerde rekabet de hukuk sistemi tarafından oluşturulur ve kollanır. Dolayısıyla, rekabet hukuku bir ülkedeki rekabetin derecesini ve derinliğini saptar. Rekabeti yoğunlaştıran tarafsız bir rekabet hukuku yaratamadığımız sürece ekonomide ‘rekabet’ olgusundan da söz edemeyiz.
HUKUK VE EKONOMİ
Hukuk denince akıllara ilk gelen meslek grupları hakimler ve avukatlardır. Rekabetten anlayan hakim ve avukatlarımızın olması rekabetin tesisi ve korunması açısından elbette önemlidir. Ama, en az o denli önemli bir başka konu, hukuk sistemimizin içinde, hangi faaliyetin rekabetçi, hangi faaliyetin rekabet dışı olduğunu analiz edebilecek, karar verme konumunda olmayıp analiz yapabilme bilgeliğinde insanların olmasıdır.
Bu çeşit insanlar hem hukuku çok iyi bilmelidirler hem de iktisat teorisini. Bir anlamda, rekabet konularıyla ilişkili insanların hem hukukçu hem de iktisatçı olması gerekmektedir. Yalnızca hukuk bilmek yetmemektedir. Yalnızca iktisatçı olmak sorunlara çözüm getirmemektedir.
Rekabet hukukunun geliştiği yıllarda belli başlı Amerika Birleşik Devletleri üniversiteleri böyle bir ihtiyacın olduğunu fark etmiş ve belli başlı üniversiteler hukuk artı iktisat alanında çifte doktora programları oluşturmuşlardır. Amerika’da hukuk zaten lisans üstü bir eğitimdir. Dolayısıyla, böyle bir programa giren öğrenci hem hukuktan hem de iktisattan doktora almaktadırlar.
Hukuk ve iktisatta beraber doktora öğrenimi görmüş kişilerden hem iyi akademisyenler hem de uygulama alanında avukatlık ve hakimlik yapan kişiler yetişmiştir. Bu kişiler Amerika’da rekabet hukukunun gelişmesine çok önemli katkılar yapmışlardır.
Türkiye’de de bu çeşit eğitim almış sınırlı sayıda kişiler mevcuttur. Sayıları çok azdır. Giderek karmaşıklaşan ekonomik yapıda ihtiyaca cevap vermemektedir. Rekabet hukukumuz çoğunlukla hukuk bilmeyen iktisatçılarla (benim gibi) iktisat bilmeyen hukukçular tarafından oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşım hem yetersiz hem de yanlıştır.
ÖNCÜLÜK GEREKİYOR
Üniversitelerimiz hem sayı bakımından hem de kalite bakımından giderek artmaktadır. Çeşitli temel dallarda lisans ve lisans üstü eğitimler vermektedirler. Görebildiğim kadarıyla, finans mühendisliği gibi uç dallarda eğitim vermek nedense daha çekici gelmekte, aslında piyasanın ihtiyacı olduğu ‘hukuk artı iktisat’ gibi alanlar boşlanmaktadır, önemsenmemektedir.
Finans mühendisliğine karşı değilim. Ama, Alan Grenspan’in dediği gibi, ‘Finansal buluşlar bankacılığın esasını değiştirmez. Bankacılığın esası ölçülebilirlik, kredibilite ve risk yönetimi olarak kalacaktır.’ Finans mühendisliği dünyayı değiştirmeyecektir, ama hukuk ve iktisat bilen insanlarımız daha emekleme durumundaki rekabet hukukumuzu çok daha ileri götürebilecektir.
Bu çeşit eğitimin verilmesi için Rekabet Kurumu’nun da öncülük etmesi üniversitelerimizi yüreklendirecektir diye düşünüyorum.
REKABETİN artması mutlaka makro ekonomik düzeyde verimliliğin artması anlamına gelmez. Ama, mikro düzeyde, doğal ya da teknolojik engeller olmadığı taktirde, verimlilik artışı rekabetin artmasıyla paraleldir. Bu nedenle, rekabet, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur.
Verimlilik artışı kıt kaynakların mal ve hizmet üretiminde en iyi şekilde kullanıldığına yaklaşıldığı anlamına gelmektedir. Zaten, ekonomi denilen bilimin aslı da kıt kaynakların en verimli şekilde tahsisidir. Verimlilik arttıkça, sınırlı kaynaklarla daha fazla üretim yapmak mümkün olmaktadır. Ülkenin üretim potansiyeli artmaktadır.
BÜTÜNLEŞME
Sektör ya da firma düzeyinde, rekabetin artmasıyla karların azamiye çıkarılması arasında ters bir ilişki mevcut olabilir. Dolayısıyla, karlarını azamiye çıkarmaya çalışan bir firma ya da bir sektördeki birkaç firma rekabetten uzaklaşarak (birlikte hareket ederek) amaçlarına ulaşmak isteyebilirler. Firma ya da sektör düzeyinde rekabetten uzaklaşarak amaçlanana ulaşmak, tüm ekonomi düzeyinde ülkenin kıt kaynaklarının daha az verimli kullanılması anlamına gelir.
Kamu otoritesinin rekabet şartlarını oluşturmak ve korumak görevi de bu aşamada devreye girer. Bireyler için iyi olan toplum için iyi olmadığından, kamu otoritesi toplumun çıkarlarını korumak adına devreye girer. Devreye girerken de çok dikkatli olmak zorundadır.
Gerçek hayatta tam rekabet diye bir şey yoktur. Tam rekabet iktisat kitaplarında okutulan bir kavramdır. Kamu otoritesinin amacı sektör ve firmaları tam rekabete yaklaştırmaktır. Yaklaştırırken de, sektörün özelliklerini iyi analiz etmek ve bilmek zorundadır. Aksi taktirde, kaş yapmaya çalışırken göz çıkarmak çok kolay olabilir.
İktisat biliminin zor konularından biri yatay ve dikey (entegrasyon) bütünleşmedir. Son üründe piyasa payında hakim olmaya çalışmayı yatay bütünleşme, üretim aşamalarının aynı firma tarafından yapılmaya çalışılmasına da dikey bütünleşme diye tanımlayalım.
Yatay bütünleşme sürecindeki bir firma ya da birkaç firma üretim aşamasında çok rahat bir biçimde tek alıcı (ya da çok az alıcı) durumuna gelebilir. Yani, hem satış aşamasında tekel özellikleri gösterebilir hem de girdilerini alım aşamasında tekel (monopsony) özellikleri gösterebilir. Çok çeşitli nedenlerle bu durumla karşılaşılabilir.
Kamu otoritesi bu iki farklı duruma da aynı hassasiyetle yaklaşmak durumundadır.
DIŞ TİCARET REJİMİ
Dış ticaret kısıtlarının yaygın olduğu ekonomilerde hem satış aşamasında hem de alım aşamasında tekelleşme çok daha fazla görülen bir olgudur. Dış ticaretin serbestleşmesiyle, rekabet doğal olarak artmaktadır. Dış ticaretin serbestleşmesi rekabetin artmasına dışsal bir katkı getirir.
Satış aşamasında tekel olanlar diğer ülkelerde aynı malı üretenlerle rekabet etmek durumunda kalmaktadırlar. Alım aşamasında tekelleşme ise dış ticaretin serbestleşmesiyle kırılabilmektedir. İç piyasada birlikte hareket etme olanağı ortadan kalkmaktadır.
O halde, rekabet şartlarını oluşturmaya çalışan kamu otoritesinin bir ülkede uygulanan dış ticaret rejimi konusunda bir fikri olması gerekir. Ama, dış ticaret rejimini de oluşturan bir başka kamu otoritesidir. İki farklı kamu otoritesi bir anlamda amaçları açısından bir biriyle çelişkilere düşebilmektedir. REKABETE muhalefet nasıl anlaşılacaktır?
Bir piyasada az sayıda ya da tek bir firmanın olması rekabete aykırı bir durum mudur?
Geçen haftalarda söz edildiği gibi, dış ticaret serbest olduğu sürece, piyasadaki üretici ya da satıcı sayısının azlığı rekabeti azaltan bir etken olmayabilir. Yurt dışındaki üretici ve satıcılarla rekabet etmek zorunda kaldığından, yurt içindeki az sayıdaki ya da tek bir firma da rekabetçi olmak zorundadır. En büyük rekabet uluslararası rekabettir.
PİYASANIN KAYMAĞI
Aynı malın farklı firmalarca aynı fiyattan satılması rekabetin engellendiği anlamına mı gelir? İki rakip firma anlaşıp mallarını aynı fiyattan satıp rekabeti mutlaka önleme gayreti içinde midirler? Bu soruların hiçbirinin yanıtı kesinlikle ‘evet’ değildir.
Yeni bir teknoloji üretip tek başına ürettiği mala istediği fiyatı biçen bir firma rekabete aykırı hareket ediyor diye suçlanabilir mi? Yine daha önce söz edildiği gibi, fikri mülkiyet haklarının korunması çerçevesinde, bu firmaya zaten belli bir süre tekel olma hakkı tanınmıştır. Yenilikleri ve ilerlemeyi teşvik adına rekabetten uzaklaşılmasına bir süre izin verilmiştir.
Teknolojik üstünlüğü korunan bir firma çoğu kez malını en yüksek fiyattan piyasaya çıkarır. Toplumun belli bir kesimine (yüksek fiyattaki potansiyel müşteri) ürününü sattıktan sonra aynı fikrin bir başka çeşidini piyasaya sürer. Bir önceki mal ucuzlar, yeni mal eskisinin fiyatına, hatta daha pahalı olarak piyasaya girer.
Her yeni mal önce pahalı malı alabilecek gruba hitap eder. Üretici bu yolla piyasanın kaymağını yemek istemektedir. Daha sonra daha geniş kitlelere ulaşabilmek için malın fiyatı tedricen düşer. Aynı malı pahalı alanlar ucuz alanlara göre malı daha fazla kullanmışlardır. Bekleselerdi, malı daha ucuza alabileceklerdi.
Bilgisayar, televizyon, telefon piyasaları bu çeşit piyasalardır. Kısa dönemde bu çeşit ürünleri üretenler pahalıyı alabilecek dar kesimlere hitap ettikten sonra, fiyat düşüşleri yoluyla potansiyel müşteri kitlesini artırırlar (piyasanın kaymağını yemek). Uzun dönemde ise, teknolojik gelişmeyle maliyetler de düştüğü için fiyatlar ucuzlar.
Örneğin, ilk hesap makineleri piyasaya çıktığında, toplama-çıkarma yapan makineler 100 dolara kadar satılıyordu. Onlar 25-50 dolara düşüp logaritma ve istatistiksel hesaplar yapan makineler 100 dolara satılmaya başlandı. Piyasanın kaymağını yediler. Teknoloji sayesinde bu çeşit makineleri üretmek o denli ucuza üretilmeye başlandı ki, toplama-çıkarma yapan makineleri artık kredi kartı boyutunda hediye veriyorlar.
ZAMAN GEREKİR
Otuz yıl önce üniversitelerimizde yüz binlerce dolara alınmış kart okutarak çalışan bilgisayarların bellekleri bugün bin dolara alınan diz üstü bilgisayarlardan daha güçsüzdü. Teknoloji ilerledi. Fiyat düştü. Piyasanın kaymağı bitti, yine fiyat düştü.
Bu gözlemlerimizin hiçbiri bu piyasalarda izin verilenin dışında rekabet dışı hareketlerin ötesinde bir şeyler yapıldığı izlenimini vermiyor. O günlerde, o hesap makinelerini üretenlere piyasanın kaymağının yenmesine izin verilmeseydi, bugün bizler gelişmiş bilgisayarları dizimizin üzerinde koyup dünyanın dört bir tarafı ile istediğimiz gibi bilgi alış-verişi yapamayacaktık, konuşamayacaktık.
O halde, rekabet denen kavramın bir de zaman boyutu vardır. Bazen rekabetin oluşması zaman ister. Acele davranıldığında, hiçbir zaman rekabet şartları oluşturulamayabilir.
KORUMACILIK rekabeti öldürür. Piyasadaki firmaların aralarında anlaşarak hareket edip çok sayıda firmanın az sayıda firmaymış gibi davranmaları da rekabeti öldürür.
Rekabet, çok sayıdaki firmaların ya da bireylerin birbirlerinden bağımsız fiyatlama ve üretim/satış kararların aldığı ortamda yeşerir. Küresel ya da yerel boyutta, firmaların ya da bireylerin bazılarının diğerlerine göre kayrıldığı mevzuatın yürürlükte olmadığı ortamda oluşur ve gelişir.
Rekabetten uzaklaşmak verimlilikten ve ekonomik olmaktan uzaklaşmaktır. Toplumun bir bölümünün diğerlerini ekonomik anlamda sömürmesidir. Rekabetin olmaması ya da eksik rekabet kıt kaynakların ekonomik olmayan bir şekilde tahsis edilmesine yol açan bir olgudur.
MALİ SEKTÖR
Rekabet yalnızca mal ve hizmet piyasalarında geçerli değildir. İş gücü piyasasında da rekabet, verimliliği artıran bir unsurdur. Para piyasalarındaki rekabet de kıt mali kaynakların (tasarrufların) ekonomik bir biçimde tahsis edilmesine yol açar.
Herhangi bir piyasanın tek başına rekabetçi olması arzulanan verimliliğe ve kaynakların ekonomik bir biçimde tahsis edildiği anlamına gelmez. Tüm piyasaların rekabetçi olmasıyla tüm ekonomi rekabetçi olabilir.
Rekabetçi olmayan piyasalar etkileşimde bulundukları diğer sektörleri de rekabetçi olmaktan uzaklaştırırlar. Örneğin, rekabetçi olmayan para piyasası mal ve hizmet sektörlerini de rekabetçi olmaktan uzaklaştırır. Kayırma söz konusu olur. Bazı mal ve hizmet piyasalarında gereksiz yatırımlar yapılırken, iktisadi yararı çok daha fazla olan alanlara yatırım yapılamaz.
Sonuçta, tüm ekonomi kaybeder. Kamu bankalarının varlığı bu konuda her ülkede en iyi örnektir. Kamu bankalarının varlığı finans sektöründe rekabeti sakatlayan en büyük etkenlerden biridir.
İşgücü piyasası rekabetçi olan bir ekonomide mal ve hizmet piyasaları rekabetçi değilse, mal ve hizmet piyasalarının rekabetçi olmamaları rekabetçi olan işgücü piyasasında emeğin sömürülmesi anlamına gelir.
Sanayileşme sürecindeki tüm ülkelerde işçi sendikalarının oluşmasının arkasındaki en büyük nedenlerden biri budur. Madem ki, mal ve hizmet sektörleri rekabetçi değildirler, o halde işçi sendikaları yoluyla işgücü piyasasının da rekabetçi olmaktan uzaklaşması hedeflenmiştir. Yani, herkesi en kötüde buluşturma amaçlanmıştır. Çünkü, kısa dönemde en kolay erişilecek amaç bu olmuştur.
Doğru olan, işgücü piyasasını rekabetçi olmaktan çıkarmak değil, mal ve hizmet piyasalarını rekabetçi hale getirmektir. Kısa dönemli çıkarlar için uzun dönemli iktisadi yararlar feda edilmiştir. Şimdi, süreci tersine çalıştırmak mümkün olmamaktadır. Aksine, rekabetçi olmayan işgücü piyasasına karşı mal ve hizmet piyasaları da rekabetçi olmaktan daha da uzaklaşmanın yollarını arar hale gelmişlerdir.
Kısacası, tek başına sektörlerin değil, tüm ekonominin rekabetçi olması hedeflenmelidir. Aksi taktirde, kısa dönemli çıkarlar uğruna rekabetçi olmaktan uzak olan piyasaların etkisiyle, tüm ekonomi daha fazla rekabetçi değil, çok daha az rekabetçi bir ortama sürüklenecektir.
REKABETİN dinamiği piyasanın tüm birimlerini en iyiye doğru çeker.
Bu dinamik dışsal etkilerle değiştirildiğinde, değişimin derecesine göre, piyasanın birimleri ortalamada, hatta en kötüde buluşmaya başlarlar. Rekabetten uzaklaşmanın getirdiği verimsizliğin temeli de budur.
Fiyat mekanizmasının çalışmasını bir biçimde engellemek (ister firmaların kendi aralarında anlaşmaları yoluyla olsun, ister devlet tarafından neden olunsun) piyasayı iyi de değil, kötüde buluşturma çabasıdır. Kötüde buluşmaktan fayda ummaktır. Mikro faydalar sağlamak için makro zararlar yüklenmektir. Bunun temelinde ayırımcılık vardır.
Bazı kültürler herkesi kötüde buluşturmayı tercih ederler. Bu nedenle de, o kültürlerde rekabetin derinleşmesi çoğu zaman mümkün olmaz ya da gereksiz uzun zaman alır. Bazı kültürler ise iyiyi kovalamayı tercih ederler. Rekabet, o kültürlerin doğasında vardır. Bir anlamda ve en geniş anlamda, rekabet anlayışının önemli bir kültür boyutu da vardır.
KÜLTÜR
Çok genel bir sınır çizersek, Doğu toplumları Batı toplumlarına göre daha az rekabetçidir. İstisnaları olmakla birlikte, Doğu toplumlarında rekabetten fazla hoşlanılmaz. Rekabet, üstünün zayıfı ezmesi olarak görülür.
Yine istisnası olmakla birlikte, Batı toplumları rekabeti zayıfın güçlendirilmesinin bir yolu olarak görür. Hatta, Weber gibi yazarlar Batı toplumlarındaki rekabetçi ruhun din kaynaklı olduğunu dahi iddia etmişlerdir. Protestanların daha rekabetçi, Katoliklerin ise daha az rekabetçi olduklarını dile getirmişlerdir.
Kültürün bir parçası olarak din de mutlaka toplumların rekabete bakış açılarını şekillendirmektedir. Ama, yirminci yüzyılın sonlarında rekabete bakış açısını şekillendiren çok daha önemli bir etken ortaya çıkmıştır: Küreselleşme.
Rekabetten kaçış küreselleşmenin hızlanmasıyla beraber olanaksız hale gelmiştir. Kendi iç pazarında firmalarının tekelleşmesini özendirip uluslararası piyasalarda rekabetçi olan Japonya dahi iç pazarda rekabetin yoğunlaşması için kapılarını dış dünyaya açmak zorunda kalmıştır. Ülkelerarası ticarette fiyat ve fiyat dışı engellerin kaldırılması gündeme gelmiştir.
KÜRESELLEŞME
Küresel bazda en rekabetçi, buna karşılık da rekabetin engellendiği en büyük sektörlerden biri tekstil sektörüdür. Yüzyıllarca tekstil sektörü iç pazarlarda korunmaya çalışılmıştır. Ama, piyasa dinamiklerinin önüne geçilememiştir. Tekstil Batı’dan Doğu’ya kaymıştır. Kaymaya da devam etmektedir.
Gelecek yılın başından itibaren tekstil sektöründe Dünya Ticaret Örgütü üyesi ülkelerde kotaların kalkmasıyla tekstil sektörünün coğrafi dağılımı daha da hızlı değişecekmiş gibi görünmektedir.
Tekstil üretiminin rekabetçi Batı’dan rekabetten hoşlanmayan kültürüyle Doğu’ya daha hızlı kayması beklenmektedir. Uluslararası platformda rekabeti yoğunlaştıran etken kültür olmaktan çıkıp küreselleşme olmuştur. Yine de, rekabetin şekillenmesinde kültürün etkisi yok oldu denemez.
REKABET kavramının iyi tanımlanması gereken alanlardan biri emek piyasasındaki rekabettir. Emek piyasasının yasal zeminde düzenlenmesi tüm ülkelerde ‘eşitlik,’ ‘adalet’ ve ‘ayırımcılık’ kavramları arasında sıkışıp kalmıştır.
Yasa yapıcılar ‘eşit işe eşit ücret’ diyerek işin içinden çıkmışlardır. Ücreti belirleyen en önemli etkenlerden biri olan ‘verimlilik’ kavramı yasal zeminde her zaman ikinci plana atılmıştır. Ücret düzeyine ‘adalet’ açısından, ücret çeşitliliğine ‘eşitlik’ açısından yaklaşılmaktadır. Özellikle, uygulama bu yönde olmaktadır.
EŞİTLİK
Emek piyasası çok karmaşık bir yapıya sahiptir. Meslekler arası rekabet söz konusudur. Mesleklerin kendi içinde rekabet yaşanır. Aynı meslek dalında kalite farkları vardır. Geçmiş deneyimler önemlidir. Deneyimin kalitesi belki daha da önemlidir.
Bu karmaşık yapıda ‘eşit işe eşit ücret’ dendiğinde, emek piyasası rekabetten uzaklaşmaktadır. Emek piyasasında rekabetten yasal olarak uzaklaştırılmasının bahanesi olarak hep mal ve hizmet piyasalarının emek kullanma yönünde ayırımcılık yaptığı gösterilir. Bilinen en yaygın ayırımcılık kadın ve erkek çalışanlar arasındadır.
Birçok ülkede yapılan birçok bilimsel çalışma aynı iş kolunda kadınların erkeklere göre daha az ücret aldığını göstermektedir. Buradan yola çıkarak birçok ülke bu çeşit ayırımcılığı önlemek için iş yasalarına ‘eşit işe eşit ücret’ ilkesini getirmişlerdir.
‘Eşit işe eşit ücret’ ilkesi verimliliği göz ardı ettiğinden, emek piyasası yalnızca rekabetten uzaklaşmıyor, aynı zamanda verimlilik artışı da köstekleniyor. Kaliteyi yükseltmek yerine ‘ortalamada buluşma’ ilkesi benimsenmiş oluyor. Bazen ayırımcılığı daha da fazla körüklüyor.
Emek piyasası konusunda yapılan birçok çalışma çalışanların eğitiminin, geçmiş iş deneyimlerinin, üretkenliklerinin ücretlerin tespitinde önemli parametreler olduğunu göstermiştir. Bunların arasında da, biraz da ölçülmesi göreli olarak daha kolay olduğundan, eğitimin ve eğitim kalitesinin önemi daha öne çıkmaktadır. Yani, insan sermayesi (human capital) önemlidir.
EĞİTİM
Emek piyasasında rekabette öne çıkabilmek için eğitim ve eğitim kalitesi önemlidir. Eğitim işgücünün kalitesini tespit etmektedir. İşveren, verdiği ücrete karşılık daha kaliteli işgücü talep etmektedir. O halde, özellikle yeni iş bulma aşamasında, kişilerin aldığı eğitimin düzeyi ve kalitesi kişiyi rekabette öne çıkarmaktadır.
İş bulamayanlar ya da emek piyasasından kendini çekmişler arasında yapılan çalışmalar eğitim düzeyinin ve kalitesinin önemini göstermektedir. Eğitim, önce kişinin istihdam edilebilirliğini ve istihdamın yerini tespit etmektedir. Daha sonra, istihdam edildikten sonra, verimlilik yanında, rekabet içinde ücret ve diğer açılardan kişinin göreli konumunu yönlendirmektedir.
İşgücü piyasası ve buna bağlı olarak işsizlik irdelenirken konuya mikro açıdan bakmanın çok daha yönlendirici olduğunu kabul etmek zorundayız. Daha fazla üretim yapılırsa, daha fazla istihdam olur görüşü her zaman doğru değildir. Emek piyasasında rekabetin sonuçlarını iyi değerlendiremezsek, istihdam konusunu da doğru olarak irdelememiz mümkün olmaz.
Ne kadar engellenmeye çalışılırsa çalışılsın, istihdam rekabetin etkilediği en önemli ekonomik alanlardan biridir.
Rekabet güdüsünü öldüren en önemli uygulamalardan biri rekabet içinde kazananın kazandırılmaması, kaybedenlerin ise kaybettirilmemesidir.
Genellikle, devlet ya da kural koyucu hedefi iyi belirlenmemiş ya da sonuçları iyi değerlendirilmemiş dürtülerle rekabetin sonuçlarını bu yolla değiştirebilmektedir.
Bu çeşit uygulamalar yalnızca iktisadi faaliyetlerin düzenlenmesinde değil, hayatın başka alanlarında da sıkça görülmektedir. Sonuçta, ya rekabet söz konusu olmamakta ya da yeni uygulamalar çerçevesindeki rekabet tarafları olabileceğinden daha kötü bir noktada buluşturmaktadır.
ÖRNEKLER
1980’lerin başında 1. Lig’de bir Ankara takımı yok diye Ankaragücü’nün merkezi bir kararla 1. Lig’e terfi ettirilmesi bu çeşit bir uygulamadır. Rekabetin sonucunda gerçekleşmesi gereken bir durum merkezi bir kararla Ankaragücü takımına hediye edilmiştir. Rekabette kaybeden kazandırılmıştır. Kazananlar kaybettirilmediğinden haksızlık yapılmadığı düşünülmüştür. Halbuki, rekabet sonucunda kazananların ayrıcalıkları ellerinden alınmıştır. Yarışta birinci gelmenin anlamı kalmamıştır. Yani, kazananın göreli üstünlüğünün önemi kalmamıştır.
Eğitim sistemimizde sıkça af uygulamalarına yer verilmesi de benzeri bir durumdur. Kimi öğrenciler ders yılı boyunca çalışarak sınıflarını geçerler. Kimi öğrenciler ise çıkarılan aflardan yararlanarak defalarca kurtarma sınavlarına girerler. Sonunda, onlar da sınıfı geçerler. Yine, kaybeden kazandırılmıştır. Kazananların ayrıcalıkları ellerinden alınmıştır. Ders yılı boyunca çok çalışmanın gereği ortadan kalmıştır. Dolayısıyla, eğitimdeki kalite, eğitim üretimindeki verimlilik olumsuz etkilenmiştir. Çünkü, yeteri kadar baskı yapıldığında, yeni aflar çıkarılabilmektedir. Kaybedenin kazandırılmamasının adına mağduriyet denmeye başlanmıştır.
Gereğinde çeşitli maliyetler yüklenip vergisini zamanında ödeyenler vergi affından yararlananlara göre daha kötü duruma gelmektedirler. Hangi nedenlerle olursa olsun, vergisini zamanında ödemeyenler devletin gelirlerinin artırılması bahanesiyle kaybetmişken kazanmış duruma sokulmaktadır. Vergisini zamanında ödeyenler ise ilerideki yıllarda eskisi kadar titiz olmalarının gereksizliğini öğrenmektedirler. Bu şekilde, aslında devletin vergi gelirleri azalmaktadır. Gelirler azaldıkça, devlet bir başka vergi affı çıkarmaya mecbur kalmaktadır. Kaybedenin kazandırılması herkesin kaybetmesine neden olabilmektedir. Ama, siyasi platformda mağduriyet önlenmiş gibi görünmektedir.
AYIRIMCILIK
Rekabetin gelişmesine katkıda bulunan oluşumlardan en önemlilerinden biri kendi dinamikleri içinde oluşan rekabet şartlarının yarattığı sonuçlara saygı duymaktır. Merkezi otorite ya da kural koyucu rekabetin sonuçlarına çeşitli nedenlerle saygı duymadığında, ‘ayırımcılık’ başlar. Ayırımcılık rekabetin tam aksi kutbundadır.
Ayırımcılık oyunun sonucunu baştan tespit etmek gibidir. Çocukların oynarken kendilerine göre oyunun kurallarını kazanacakları şekilde değiştirmeye çalışması ile çeşitli alanlarda kaybedenin kazandırılması ya da kazananın kaybettirilmesi arasında sonuçları açısından hiçbir fark yoktur.
Rekabetten uzaklaşıp ayırımcılık çizgisine yaklaşıldığında, genellikle kamu çıkarı bu geçişin nedeni olarak gösterilir. Halbuki, çoğu durumda, elde edilen sonuçlar, tüm kamunun çıkarına olmaktan ziyade, ayırımcılık yapılan küçük bir kesimin çıkarına olur. Tüm kamu toplu olarak bir maliyet öder.
Emek piyasasında emeğini satmaya çalışanlar sahip oldukları beşeri sermayeleri (human capital) konusunda işverenlere sinyal gönderirler. Gönderilen sinyaller çalışan hakkında bilgi verir, işverene çalışanı yüz yüze tanımadan tanıtır.
İyi bir okuldan mezun olanlar işverenlere iyi eğitim aldıkları konusunda bilgi gönderir. Kişinin okuldaki ders notları ortalaması işini ne kadar ciddiye aldığını, öğrenmesi gerekenlerin ne kadar öğrendiği konusunda bir işaret verir.
SİNYALİN NİTELİĞİ
Okul döneminde (staj) ya da okuldan mezun olduktan sonra kariyerine yönelik elde ettiği deneyimler çalışanın işverene sağlayacağı faydanın boyutları konusunda fikir verir. Çalışan hakkında yakın çalıştığı öğretmenlerinden ya da çalışma arkadaşlarından alınacak referanslar çalışan konusunda daha ayrıntılı bilgi edinilmesini sağlar. Çalışanın potansiyel verimliliği konusunda fikir verir.
Sonuçta, çalışanlar tarafından işverenlere gönderilen sinyaller işverenlerin kimi istihdam edeceği yönünde vereceği kararın temelini teşkil eder. İşverenler açısından, göreli olarak daha olumlu sinyal gönderenlerin istihdam edilme olasılıkları daha fazladır.
Emek piyasasında göreli olarak beğenilen sinyaller gönderebilenler diğerlerine göre daha tatmin edici işler bulabilirler. Alacakları ücret büyük bir olasılıkla diğerlerinden daha fazladır. Bir anlamda, olumlu sinyaller gönderebilenler emek piyasasında daha ‘başarılı’ olurlar. Gönderilen sinyallerin göreli niteliği emek piyasasındaki rekabette kişileri ya öne çıkar ya da geride bırakır.
Bu açıdan bakıldığında, kişilerin okul çağında aldığı kararların ileride emek piyasasında gireceği rekabetteki göreli konumunu tespit ettiği kolayca anlaşılır.
Örneğin, ilkokulda başarılı olan bir öğrenci göreli olarak daha iyi bir liseye gidebilir. Lise eğitimini başarıyla tamamlayan bir öğrenci büyük bir olasılıkla daha iyi bir üniversiteye girebilme olanağına kavuşacaktır. Kısacası, öğrenimi boyunca başarılı olmuş kişilerin ileride işverenlere göndereceği beşeri sermaye konusundaki sinyaller göreli olarak daha olumlu olacaktır.
SİNYAL KALİTESİ
Genelde doğru olan bu yaklaşımın elbette ‘çok da doğru olmayan yanları’ vardır. Örneğin, okulun kendisi o denli iyi olduğu düşünülmese de, böyle bir okuldan çok başarılı bir öğrenci mezun olmuş olabilir. İyi bilinen bir okulun mezunlarına göre çok daha fazla bilgi sahibi olmuş olabilir. Ama, okulun adı nedeniyle, gönderilen sinyal gerçeği yansıtmamaktadır. Bu kişi emek piyasasındaki rekabette hak ettiği yeri alamamaktadır.
Bir başka ifadeyle, sinyalin kendisi kadar sinyalin kalitesi de önemli olmaktadır. Bazen, sinyaller çok fazla parazit ihtiva edebilirler.
İnsanlar istemeden kalitesi çok iyi olmayan sinyaller gönderme durumunda kalabilirler. Bu konuda farklı alandaki sinyalleri güçlendirmenin dışında yapacak fazla bir şey yoktur. Örneğin, iyi olmayan bir okuldan mezun olmuş çok iyi bir öğrenci, yaptığı stajlarla, alacağı referanslarla, konusuna yönelik diğer faaliyetlerle ‘okul adı’ nedeniyle karşılaşacağı zorlukları aşmaya çalışacaktır.
Açık öğretim maalesef mezunları için bu çeşit bir olumsuz rekabet yaratmaktadır. Ama, sinyalin kalitesini artırmak mümkündür. Açık öğretimin kalitesinin artırılması ise burada okuyan öğrencilerin emek piyasasındaki işlerini kolaylaştıracaktır. Bir başka deyişle, açık öğretim her girenin mezun olabileceği bir yer olarak sinyal göndermemelidir. Bir standart geliştirilmelidir. Böyle bir standart oluşturulmadığında, gerçekten değerli öğrenciler zarar görmektedir.
.
Rekabet nedir hakkında açıklamalar Rekabet nedir konusunda bilgiler Rekabet nedir hakkında Basında Çıkan Haberler
| |